Yerkabuğunun hareketleri kaçınılmaz gerçeklikken, hareketlerin yıkıcı afete dönüşmesi büyük ölçüde insan eliyle inşa edilen yapıların ne kadar dirençli olduğuyla ilgilidir.
Dünyanın en aktif deprem kuşaklarından birinde yer alan Japonya, geliştirdiği katı standartlar ve tavizsiz uygulamalarla öne çıkarken, benzer deprem riski taşıyan Türkiye’de ise yönetmelikler kağıt üzerinde kalsa da uygulamadaki farklılıklar acı sonuçlar doğurabilmektedir.
İzmir depremi özelinde kez daha gündeme gelen karşıtlık, Japonya’da çalışan Türk inşaat mühendisi Seda Şendir Torisu’nun deneyimleriyle daha da netleşmektedir.
Japonya’da Sarsılmaz Yapıların Temeli: Yetkinlik ve Sıkı Denetim
Japonya’nın depreme dayanıklı yapı üretimindeki başarısının ardında, insan hayatını merkeze alan ve hiçbir esnekliğe izin vermeyen sistem yatmaktadır. sistemin temel direklerinden biri, “kençikuşi” adı verilen özel yetkili mimarlardır.
Yapının projelendirilmesi, deprem performansının hesaplanması gibi kritik süreçler yalnızca uzmanların sorumluluğundadır. İnşaat mühendisleri altyapı projelerinde etkin rol alsa da, konut ve benzeri insan yaşamına açık binalarda son söz yine kençikuşilerindir.
Bu titiz projelendirme aşamasını, inşaat sürecindeki aralıksız ve ödünsüz denetimler takip eder. Yapı denetiminden sorumlu kişiler, binanın onaylanmış projeye ve İnşaat Standartları Kanunu’na harfiyen uygunluğunu periyodik olarak kontrol etmekle yükümlüdür. En ufak uygunsuzluk dahi büyük yaptırımlara yol açabilir. Nitekim, Leopalace21 adlı inşaat firmasının, binalarındaki ses ve yangın yalıtım standartlarına uymadığı gerekçesiyle on binlerce daireyi kontrolden geçirme kararı alması, ciddiyetin somut örneğidir.
Türkiye’de Mevzuat ve Uygulama Arasındaki Makas
Türkiye’de de aslında Japonya’dakine benzer deprem yönetmelikleri ve afet şartnameleri mevcuttur. Ancak uzmanlara göre asıl sorun, kuralların hayata geçirilme biçiminde ve denetim süreçlerindeki eksikliklerde düğümlenmektedir. Yapı üretiminin müteahhit-taşeron sisteminin inisiyatifine bırakılması ve denetim mekanizmalarında zaman zaman gözlemlenebilen esneklikler, potansiyel riskleri beraberinde getirmektedir.
Mühendislik hesaplamaları ve çözümleri doğru uygulandığında binaların yıkılmaması gerektiğini belirten uzmanlar, İzmir depremindeki yıkımların, beklenen ivmenin altında depremle gelinmesine rağmen uygulamadaki yetersizliklerden kaynaklanabileceğine işaret etmektedir.
Zeminin Fısıltısı: Yapı Güvenliğinde Göz Ardı Edilemeyen Faktör
Bir binanın deprem karşısındaki dayanıklılığını belirleyen en önemli unsurlardan biri de üzerine inşa edildiği zeminin özellikleridir. Özellikle alüvyal, dolgu veya eski bostan gibi gevşek zeminlerde “sıvılaşma” riski ön plana çıkar. Deprem sarsıntısıyla birlikte zeminin taşıma gücünü yitirmesi anlamına gelen sıvılaşma, binanın devrilmesine veya çökmesine neden olabilir.
Bu nedenle, inşaat öncesinde yapılacak detaylı zemin etütleri hayati önem taşır. Japonya’da nükleer tesis atık su menfezleri gibi kritik projelerde dahi, zeminde sıvılaşma riski varsa iyileştirme çalışmaları yapılmakta, eğer iyileştirme maliyetli olacaksa veya yapı taşıyıcı gücünü kaybedecekse o zemine inşaat yapmaktan vazgeçilmektedir. İzmir’deki bazı yıkılan binaların bulunduğu arazilerin geçmişte bostan veya tarla olduğu iddiaları, zemin faktörünün ne denli kritik olduğunu kez daha hatırlatmaktadır.
Hasarlı Yapıların Akıbeti ve Güçlendirmenin Kırmızı Çizgileri
Deprem sonrası hasar tespit çalışmaları, binaların geleceği hakkında kritik kararlar verilmesini sağlar. Ağır hasarlı binalar için tek çözüm yıkımken, orta hasarlı binalar güçlendirme ile kurtarılmaya çalışılır. Ancak burada da önemli ayrım bulunmaktadır: Eğer bina, mühendislik açısından aslında yıkılması gerekirken, çeşitli baskılarla “orta hasarlı” olarak raporlanmışsa, yapılan güçlendirme çalışmaları sonraki depremde binanın ayakta kalmasına yetmeyebilir.
Binaların “pankek” şeklinde, yani katların üst üste yığılarak çökmesinin altında ise birden fazla neden yatabilir. Taşıyıcı sistemdeki proje ve uygulama hataları, deniz kumu kullanıldıysa tuzun zamanla donatıyı çürütmesi (korozyon) veya deniz kabuklularının betonda boşluklar oluşturması nedenler arasında sayılabilir. Özellikle kolon-kiriş birleşim noktalarında deprem kuvvetlerinin yoğunlaştığı ve bölgelerde yeterli sıkılaştırma yapılmadığı takdirde yapının büyük hasar almasının kaçınılmaz olduğu vurgulanmaktadır.
Afetlerden Alınan Dersler: Yönetmeliklerin Sürekli Evrimi
Deprem yönetmelikleri statik metinler değildir; yaşanan her büyük afetten sonra elde edilen veriler ve tecrübeler ışığında sürekli güncellenir. Japonya’da 2011’deki 9.0 büyüklüğündeki deprem ve ardından gelen tsunaminin Fukuşima nükleer santral kazasına yol açması sonrasında, bina inşa yönetmelikleri afete dayanacak şekilde revize edilmesi sürekli öğrenme ve adaptasyonun önemini göstermektedir.
Güvenli Gelecek İnşa Etmek
Depremlerle yaşamak zorunda olan ülkeler için yapı güvenliği, ertelenemez ve taviz verilemez önceliktir. Japonya örneği, katı kurallar, yetkin profesyoneller, ödünsüz denetim ve sürekli iyileştirme anlayışıyla depreme karşı dirençli toplum oluşturmanın mümkün olduğunu göstermektedir.
Türkiye’nin de mevcut bilgi birikimi ve yönetmeliklerini, uygulama ve denetim süreçlerindeki disiplini artırarak hayata geçirmesi, gelecekteki afetlerin yıkıcı etkilerini en aza indirmenin temel anahtarıdır. “Türkiye’de afet yönetmeliği var mı, binalara donatı konuluyor mu?” gibi sorulara maruz kalmasının yarattığı üzüntü, aslında atılması gereken adımların ne kadar hayati olduğunu kez daha gözler önüne sermektedir.
Marbimder.org
